KUZEY EGE GEZİ NOTLARI (4/2)
“TÜRKLERİN ADAYA AYAK BASTIĞI YER.” ve dört tarafında Mevlana'ya ait olduğunu düşündüğüm dört özlü sözün yazılı olduğu Mevlana Çeşmesi'nin arka tarafına gelen yerde “derli toplu” görünümlü tarihi bir bina vardı. Sevda, “Burası, Despot Evi” dedi.
MEHMET ERDAL
(İkinci Bölüm)
DESPOT EVİ
Sevda'nın, “Cunda Adası'nda görülecek ve gezilecek yerler nerelerdir?” yazarak yaptığı İnternet sorgulaması sırasında öğrendiği yapının ön kısmındaki “CALLISTO/Despot Evi” levhası, bulunduğumuz yerden görülüyordu. Sevda, “İnternette yazılan bilgilere göre içerisine girilemezmiş. Sadece dışarıdan bakmak mümkünmüş.” dedi. Ne yapalım, bizde öyle yapar ve yapı ile ilgili bilgileri İnternetten öğrenir, dağarcığımızı zenginleştiririz.
Bina, 1862 yılında inşa edilmiş. Binayı yaptıran kişi, Rum Ortodoks din adamı Grigorios Gudohiras (despot) imiş. (“Despot” kelimesi, Ortodoks kilisesinde piskopos veya din adamlarına verilen bir ünvanmış.)
Despot, Yunanistan'ın bağımsızlık kutlamaları sırasında kilise için toplanan bağışlar ile zenginleşmiş ve doğduğu yer olan Cunda'ya dönerek, yapımında ünlü Sarımsak Taşı kullanılan bu evi inşa ettirmiş; 1877 yılında, evi basan ve soyan hırsızlar tarafından öldürülmüş.
Baskın olayından sonra konak, Osmanlı Devleti tarafından satın alınmış ve hükümet binası olarak hizmet vermiş. Mübadele dönemi ve Cumhuriyet sonrasında ilkokul ve öksüzler yurdu olarak kullanılmış. 1980 yılı sonrasında boş kaldığı için harap hale gelmiş. 2015 yılında aslına sadık kalınarak başlatılan restorasyon sonrasında 2019 yılında lüks bir otel (Cunda Callisto Despot Evi) olarak kapılarını yeniden açmış.
RAHMİ KOÇ MÜZESİ (TAKSİYARHİS KİLİSESİ)
“Despot Evi”nin oradan, navigasyonun yardımıyla Rahmi Koç Müzesi'ne gitmek için sokak aralarına girdik.
Dolaşırken gördüğümüz Cunda sokakları, büyük ölçüde orijinal haliyle duruyorlar; sokakların taş döşemeleri (sonradan döşenenler de), işyeri olarak kullanılan ya da içlerinde yaşam devam eden binalar, binaların pek çoğunda var olan farklı şekillerdeki cumbalar, binaların dış cephe boyaları görülmeye değer güzellikte.
Navigasyon yol gösterdiği için sokakları bazen sağa bazen sola doğru giderek ama denizden yukarıya doğru çıkarak dolaşıyorduk. Yürüyerek çıktığımız bir sokağın karşısında Sarımsak Taşı'ndan yapıldığı çok belirgin bir binanın önüne gelince (Yund Antik Cunda Konakları) Sevda, “İşte aradığımız kilise; burada. Gelmişiz.” dedi, eliyle sol tarafını göstererek. Bulunduğu yerden, dar bir sokak aralığından açık sarıya yakın rengiyle duvarında haç işareti olan bir bina görünüyordu. O yöne yürüdük. Şimdilerde “Rahmi Koç Müzesi” olarak hizmet veren “Taksiyarhis Kilisesi'nin önüne vardık.
İnternette yer alan bilgilere göre, kilise Cunda Adası'nın Rum Ortodoks cemaati tarafından 1873 yılında inşa edilmiş. Kilise, koruyucu melekler Cebrail ve Mikail'e (Taksiyarhis) adanmış. Kilisenin yapımında bölgede çıkan Sarımsak Taşı kullanılmış. 1944 yılındaki Ege depreminde ağır hasar gören bina uzun yıllar bakımsız kalarak zamanla harap duruma gelmiş. Rahmi M. Koç Müzecilik ve Kültür Vakfı tarafından kiralanan bina, aslına sadık kalınarak restore edilmiş ve restorasyon 2014 yılında tamamlanmış. Aynı yıl “Cunda Rahmi M. Koç Müzesi” adıyla hizmete açılmış.
Kilisenin giriş kapısı karşısında sokakta ve kilisenin avlusunda merdivenlerde oturup bekleyenler olduğu gibi bilet alıp müzenin içerisine girenler de vardı. Biz de iki bilet aldık. Görevli, iki kişi olunca indirim yapıldığını söyleyip 180+180=360.00TL. yerine 240.00TL. aldı ve bu biletler ile Ayvalık'taki Rahmi Koç Müzesini de gezebileceğimizi söyledi. Teşekkür edip içeriye girdik.
BU MÜZE, GÖRÜLMEYE DEĞER!
Müzenin içerisine adım atınca, epey bir zaman önce, belki de müzenin açıldığı yıllarda, bu müze ile ilgili bir ya da bazı gazete haberleri okuduğumu anımsadım ama elbette bugün buraya bu müzeyi görmeye geliş nedenimiz, dağarcığımda belli belirsiz bulunduğunu anımsadığım bu gazete haberleri değildi.
Müzenin içerisine girildiği anda iki özellik ön plana çıkıyor ve sen ona göre içeride dolaşıyorsun: Birincisi, kilisenin restore edilen tavan freskleri ve iç mimari yapısı. İkincisi, içeride sergilenen envai çeşit objeden oluşan farklı nitelikteki koleksiyonlar; yok yok. Bir tam gün dolaşılsa, burada sergilenen objelerin tümünü tek tek görüp üzerinde konuşmak hiç olası değil. Hem birinci hem de ikinci katı dolaşıp, bol bol fotoğraf çekip, anı defterine iki üç cümle takdir duygularımı ifade edip, çıkıyoruz.
İçeriden çıkış noktasında, karşı köşede kafe hizmeti sunan küçük bir yer var; bir masada iki genç oturmuş, çay içip sohbet ediyorlar. Sol tarafa bakınca, gözüme bir şey çarptı; Zeytin Değirmeni. Yan tarafına konulan yazılı açıklamaya göre, bu değirmeni müzeye bağışlayan Metin Çinçin'in babası, 1950 yılında Ayvalık'tan bir zeytinyağı fabrikası satın almış. Fabrika, sökülmüş ve Hatay'a götürülmüş. 1990'lara kadar Hatay'da zeytinyağı üretiminde kullanılmaya devam edilmiş. Bilahare, oğul Metin Çinçin bu değirmeni müzeye bağışlamış.
İlgim, hiç beklemediğim bir anda gözüme çarpan bu zeytin değirmenine kayınca, çıkışa yakın, ziyaretçilere bilet kesen görevlinin bulunduğu kapalı yerin bitişiğindeki bir başka zeytin sıkım makinesi (Zeytinyağı Mengenesi) hemen gözüme battı: Yan tarafındaki açıklamada, hangi yıl yapıldığına ve hangi bölgelerde kullanıldığına ya da kullanılıp kullanılmadığına dair açıklayıcı hiçbir bilgi bulunmayan bu mengene ile ilgili ancak şu bilgiler vardı: “Mengene, ilk kez M.Ö. 1. Yüzyılda Romalılar tarafından icat edildi ve öncelikle şarap ile zeytinyağı üretiminde kullanıldı. 15. Yüzyılın ortalarında Gutenberg'in icat ettiği matbaa makinesine de ilham verdi.”
CUNDA'DA SEZON, BU AY BİTİYORMUŞ
Rahmi Koç Müzesi'nden ayrılıp, sokak aralarından denize doğru inmeye başladık; doğruca sahile inip, yüzlerce nazar boncuğunun yukarıdan aşağıya dekor oluşturduğu balıkçıda balık-ekmek yiyeceğiz.
Bazılarında “SATILIK” yazan boş ya da yaşamın devam ettiği cumbalı-cumbasız evlerin olduğu dar sokaklardan inerek, hediyelik eşya satan küçük iş yerlerinin olduğu yere geldik. Sevda, “çam sakızı, çoban armağanı” diyerek, hediyeliklere bakındı.
İlk ziyaret ettiğimiz işyerindeki genç kadına, Cunda'da yaz sezonunun ne zaman “bitti” kabul edildiğini sordum. “Ağustos sonu” dedi. Söylediğine göre, Cunda'da sezon bitmiş, bugünler tenha olan günlermiş. 17 Eylül günü okullar açılınca, ortalık daha da tenha olurmuş. Kendileri Cunda'da yaşadıklarından, işyerlerini kış boyu haftanın 4 günü açıyorlarmış. İşyeri sahiplerinden işyerini kapatıp gidenler de oluyormuş.
Gömeç tarafında havanın rüzgarlı, burada ise sakin olduğunu söyledim. İki-üç gün önce burada da hava oldukça esintiliymiş. Ayvalık'ın meşhur “Ayvalık Rüzgarları” varmış. Önümüzdeki günlerde esmeye başlarmış.
(Not: Google ve Yapay Zeka, “Ayvalık Rüzgarı” diye bir rüzgarın olmadığını, bu bölgenin genel olarak “rüzgarlı yapısıyla ve zeytinliklere nefes aldıran esintileriyle” tanındığı bilgisini veriyor. “Ayvalık Rüzgarı” ifadesi, popüler kültür veya halk müziği eserlerinde rastlanırmış. Bazı mekan ve ürün adları olarak da kullanılıyormuş.)
Hediyelik satan işyerlerinden çıkıp, karşıdaki balıkçıya girip bir masaya oturduk.
(Devam edecek)
Tarih: 12-09-2026