Osman Akın ile Datça'nın Dünü ve Bugünü Üzerine (40)
Buraya kadar anlattıkların, daha çok Datça'ya “keyif” için gelenlerin etkileriydi. Peki, buraya ekmeğini kazanmak, hayatta kalmak, çalışmak için gelen ve 365 gün 7/24 burada yaşayan, çocukları, hatta torunları burada doğan ve/veya büyüyenlerin etkileri konusunda neler söyleyebilirsin?
MEHMET ERDAL
(Kırkıncı Bölüm)
DATÇA'YA ÇALIŞMAK İÇİN İLK GELENLER, “İŞGÜCÜ” OLARAK GÖRÜLDÜ
Buraya kadar anlattıkların, daha çok Datça'ya “keyif” için gelenlerin etkileriydi. Peki, buraya ekmeğini kazanmak, hayatta kalmak, çalışmak için gelen ve 365 gün 7/24 burada yaşayan, çocukları, hatta torunları burada doğan ve/veya büyüyenlerin etkileri konusunda neler söyleyebilirsin?
“İlk dalgada gelenler ile öteden beri Datça'da yaşayanlar arasında bir 'negatiflik' oldu. Gelenler, ilk başlarda sadece 'işgücü' olarak görüldü. Zaten, o insanlar da ilk başlarda 'soğuk' durdular. Birbirleriyle hareket ediyorlardı; adetleriyle, dilleriyle, komüniteleriyle. Savunma refleksi de var bunun içerisinde. Bu, çok doğaldır. Anlaşılabilir bir durumdur, Almanya'daki Türkler gibi. Almanya'da meşhur Kreuzberg (Berlin) vardır, 'Küçük İstanbul' yazar hatta, orada. Bulunduğun yere eklemlenmektense senin gibiler ile bir arada olmak işin kolayı ve daha güvenlisi. Daha sonraki kuşaklar her iki kültürü de bilerek büyürler.”
Oralara “Getto” diyorlar ya...
“Tabii ki.”
Datça'da böyle bir “Gettolaşma” var mıydı ilk başlarda?
“Vardı ama şimdi ilçenin her yanında ikamet edebiliyorlar. Yeni nesil turistik işletmeleri işletiyor.”
GELENLERİN YENİ NESLİNDEN TURİZM YAPAN, GİRİŞİMCİ OLANLAR VAR
Eski Datça, Datça'nın bir dönem bir nevi “Gettosu” muydu?
“Öyle değildi, gerçekçi olmak gerekirse. O insanların hayata tutunma, bir arada kalma, kendini savunma refleksi ve oradaki imarın, evlerin, binaların, arsaların çok olmasından kaynaklı, bir de o kuşağın ekonomisinin deniz manzaralı yer kovalamasına izin vermemesi ama zamanla becerebilenlerin müteahhit oluşu, dayıbaşılık durumları, sonraki kuşağın daha eğitimli, dil bilen olması, turizmde de küçükken başlayıp turizmi öğrenmeleri... falan derken, çoğu girişimci oldu şimdiki yeni neslin; limanda işyeri de çalıştırıyor, Hasan (Çıplak) kaptan gibi çok başarılı, dünya çapında turizm de yapanlar var. Özellikle Marmarisler de falan da bu çok benzer oldu. Yani Marmaris, Antalya, Kuşadası, Bodrum ... Çarşısında 'sahte' demeyeyim ama 'imitasyon' daha doğru bir kelimedir, ürünlerin satışını, networkunu hep bu insanlar yapıyor, Alanya'sına kadar. Bunlar, ilk kuşak değil, sonraki kuşaklar. İlk başta gelip de bulaşıkçı olan, bir sonra garsonluğa sıçrayabilenler, çat pat İngilizce öğrenenler, uyanık olanlar... derken, zamanla kendi dükkanlarını açıyorlar. Böyle. Yani, bu saatten sonra o insanlarla çatışma Datça'da olmaz artık. Onlar da Datçalı ile çatışmaz.”
“KÜRT DATÇALILARIN GÖZÜYLE DATÇA”, BİLİNMİYOR
Datça'da şu an bir “grift/iç içe geçme” durumu var, benim gördüğüm.
“Evet. Hani bazen çok denir ya 'Gelen doğulu/Kürt insan profilinin nerelerden buralara geldiği', bildiğim kadarıyla araştırılmadı daha. Bu insanlar ile röportajlar yapılmadı. Onların gözüyle Datça dinlenmedi. Orada, çok sağlam bir maden var.”
Ben, şimdilik öteden beri Datça'da yaşaya gelmiş Datçalıların gözüyle bakmaya çalışıyorum Datça'nın dününe ve bugününe. Mesela, bu söyleşileri yayınlayan sitenin sahibi Nevzat Çağlar Tüfekçi, sözünü ettiğin araştırmayı “Tez çalışması” olarak Milas'ta yaptı. Milas'ı dolaşıyor, araştırıyor, tek tek insanları buluyor ve tezini yazıyor (tez.yok.gov.tr'den “Milas” yazılarak “Toplumsal Değişim ve Dönüşüm Sürecinde Kentleşme: Milas Örneği (1960-2022)” başlıklı sözü edilen teze ulaşmak olası. Kürt yurttaşlar Milas'a neden gelmiş, ne zaman gelmiş, ilk geldiklerinde Milas'ta ne ile karşılaşmışlar, neler görmüşler, süreç içerisinde nasıl dönüşmüşler, şimdi ne düşünüyorlar? Datça'da da bu konunun biraz sorgulanması lazım ama ben şimdi daha çok Datça'da nesiller boyu yaşaya gelen Datçalıların neler düşündüğünü merak ediyorum. Daha bir süre bu düzlemde devam edeceğim.
“Şimdi, doğal olarak ilk yerleşen kök emekçi dalgasına karşı 'üstencilik' demeyeyim ama onları 'garip' bulma hissi vardı. Bu doğaldı ama bu hissin sönmesi çok zor olmaz. Çünkü zaten burada her mahalle, her köy eskiden birbirine öyle bakardı. Dağın bu tarafı Betçe tarafına '9 Betçeli bir eşeği yükleyemedi' şeklinde, 'beceriksiz' bulurdu gibi. Mesela, Reşadiyeli Karaköylüye biraz soğuk bakar falan.”
DATÇA'DAKİ, MİKRO MİLLİYETÇİLİĞİN DE MİKROSU
Yusuf (Ziya Özalp) beyin kitaplarında benzer anlatımlar var.
“Yani, bu, iskân dalgasında ilk gelen Reşadiye olduğu için, aslında ilk gelen Hızırşah mış ama onlar daha çok Yörük, Alevi, Şaman izleri taşıyan bir yer olduğu için, öyle bir duyguları olmamış; mesela ben çok severim Hızırşah'ı. Reşadiye, özellikle ağanın her taraftan bulduğu uyanıkları, güçlü kuvvetlileri, işte bazen adam dövdürecek gaddarları falan böyle toplamasıyla ki Reşadiyeli her zaman kaymakamlığa, belediyeye, bu tarz işlere yakın durmuştur. Hep oralarda görev almak istemiştir falan. Ben de belediyeden taze emekliyim bu arada. Bu tarz bir 'üstünlük' hissi alttan alta, adı konmasa da bir fodulluk var. Bunun bir yansıması olarak, yani yeni bir insan grubu daha bulmuş olmasından dolayı 'Reşadiyeli Kürde biraz soğuk bakıyor' desen, 'Reşadiyeli Karaköylüye çok mu sıcak bakıyor' derim ben sana 'ya da Betçeliye'.”
Bu bakışın, davranışın etnik kimlikle çok alakası yok. Yani Reşadiyeliler ile Karaköylüler farklı uluslardan ya da farklı etnik kökenlerden gelen insanlar değiller ki.
“Bu, mikro milliyetçiliğin de mikrosu, artık. Böyle bir şey var. Özellikle (Adnan) Menderes döneminde, Demokrat Parti döneminde Reşadiye'nin hep silme CHP'li oluşundan ötürü tak diye burada (İskele'de) 5 tane ev varken (belediyenin) buraya indirilivermesi (1947), bütün memurların halen de Reşadiye'de kalıp da eşeklerle burada işe gelmesi, onun gibi yıllarca yaşanan durumlardan sonra bu tarz insan gruplarına karşı Datçalının yerlisi dediğimiz insanların ilk başta 'Bu kim ya?' demesi doğal ama şu anda kız alındı, kız verildi. Onların hayat tarzlarıyla çok fazla iki taraf birbirine sıkıntı yaşatmadı. Yeni neslin eğitimli olması vs. derken, bu durumların aşıldığını sanıyorum. Bundan sonra böyle bir şey olmaz, yani.”
ÇOK FAZLA DA KOZMOPOLİTLEŞMEYELİM
İlk başlardaki sürtüşmeler, sadece buraya özgü değildir; bu, dünyanın her yerinde aynıdır. O nedenle, bu tür sürtüşmelerin ilk başlarda olmaması mümkün değil. Süreç içerisinde bu sürtüşmeler, bir nevi sönümlendi. Daha doğrusu, minimalize edildi, öyle ifade etmek mümkün. Peki ama şimdilerde, mesela şöyle şeyler duyuyorum: 'İskele Gençlik' deyince, bu sefer etnik nedenlerle değil, “o Alevi”, “o Kürt” diye değil, 'Datça dışından gelenler' diye, sanki yine de bir 'öteleme', 'dışarıda görme'... olayı var.
“Bu konuyu bu söyleşilerin ilk başlarında, 'Mikro milliyetçiliğe nasıl bakıyorsun?' diye sorduğunda konuşmuştuk. Bunu, 'çok sağlıksız' bulmuyorum. Yani yerel adetlerin, yemeklerin vs. korunması, 'Datçalılık bu mu?' denen şeyin bel tutulması. Bu insan, 'Datçalılık' ruhuna sahip çıkıyorsa yarın, bir gün Garaville yemeğinin de işte harmandalıyı da işte düğünlerde keşkek pişirilmesini de savunur. Bunları savunması da güzel bir şeydir. Yani, bu kadar da kozmopolitleşmeyelim ya. Bütün dünya 'küçük Amerika' şu anda. Her yer Hollywood oldu. Hepimiz aynı kotu, aynı spor ayakkabısını giyiyoruz ama orada kalsın. Onun ötesine geçtiğin zaman, olmuyor. Tamam, 'yabancı biri' desinler. Anlatmıştım ya zamanında Datça'da 8 tane disco vardı. Biz de Comenchero'lar, Michael Jackson'lar ile büyüdük ama discodan çıktıktan sonra da köy düğünlerine gidip harmandalı da oynadık. Bu tarz Doğu-Batı sentezleri iyi şeylerdir.”
Bu anlattıklarından şöyle bir şey çıkmıyor mu? Datça dışından gelenler, bu gelenler çok farklı yerlerden, Türkiye'nin her yerinden geldikleri için söylüyorum, Avrupa'dan gelip Datça'ya yerleşenler çok az, kozmopolit kültürün temsilcisi gibi mi algılanıyor?
“Yooo. Öyle de algılanmıyor. Şöyle söyleyeyim, sana...”
DATÇANIN İNSANIYLA “GÖZ HİZASINDA” KONUŞABİLMEK ÇOK ÖNEMLİ
İyi de hala “yerli-yabancı” söylemi var. Keza, tersi söylem de var. Mesela, biliyorsun, 2024 Yerel Seçiminde CHP'nin Datça Belediye Başkan Adayını belirleme sürecinde ikametgâhı bile Datça'da olmayan CHP'li iki aday adayı yarışa katılmıştı ve bunlardan birisinin kuvvetle muhtemel CHP Datça Belediye Başkan Adayı, haliyle Datça Belediye Başkanı olacağı konuşuluyordu. Ben, o süreçte “Datça'da ikametgâhı olmayı” esas alarak “Yerel seçim, yereldekilerin seçimidir.” ekseninde bir görüş ortaya koymuştum. Yaptığım haberler ve yazdığım yazılar ile açıktan bu olasılığa karşı çıkmış ve bu çerçevede de bu tezi savunmuştum. Böyle bir adayı, belediye başkanlığı düzeyinde oy verdiğim CHP değil MHP, AKP... kim gösterirse göstersin karşı çıkarım. Böyle bir adayın gösterilmesini, Datça'da yaşayan bir Datçalı olarak, hele hele “Sıradan insanların bile yönetici olabileceği, olması gerektiği” şeklindeki sol bir dünya görüşünü savunan birisi olarak kendime hakaret sayarım. Şimdilerde bana şöyle bir eleştiri geliyor: “Adayın, ille de yerelden olması gerektiğini söyleyip durma.”
“Abi, bak, daha önce anlatmıştım: Erol Karakullukçu, Giresun Görele'li. İki dönem başkanlık yaptı. Genel merkez ile ters düşmese bir dönem daha kafadan seçilirdi. Bakıyorum, Derviş Aslan. CHP Datça İlçe Başkanlığı yaptı. Şu andaki CHP Datça İlçe Başkanı Sezai Öz, Datça kökenli değil. İlçe kadın kolları başkanı, Datça kökenli değil. Bu tarz şeylere esnemek solda daha kolay tabii ama burada, Datça'nın insanıyla her türlü ama yerlisiyle, yabancısıyla ne kadar aynı göz hizasında konuşabiliyorsak, bütün arkasındaki o geçmişte kalan nerelilik kısmı önemli değildir.”
Problemin asıl kaynağı o mu? Yani, Datça dışından gelip Datça'ya yerleşenlerin bir kısmı, bazıları buradaki vatandaşa kendisiyle “eşit” düzeyde yaklaşmıyor mu? İlişki kurmaya çalışmıyor mu? Bu “ilişki kurma biçiminden” kaynaklı bir sıkıntı mı var?
“'Datça'ya medeniyet öğretmeye geldik', 'Turizmi öğretmeye geldik' kafasıyla gidersen sen daha turizme garip bakarken Datça hippilerin yatağıydı. Burada, zaman veriyorum, 1980'lerde 8 tane disco vardı. Burada turizm yeni başlamadı ki. Ondan öncesinde kaç bin yıl önceye kadar gidiyor. Dünyanın ilk turizm merkezi Knidos'tur ya. O Afrodit Heykeli'nin etrafını kapatmaları, Orta Limanı doldurup da ille Ön Limana yanaştırıp da şehre girmek zorunda bırakmaları, bütün şehri mermerler ile döşeyip bütün terasların begonvil, zakkum ve mersinlerle süslü olması, dünyanın ilk sıfırdan turizm kenti olarak yapılmış olan yeridir. Yani, yüklersin malları götürürsün İskenderiye'ye, adalara ama insanlar ayağına gelsin, limanda alış veriş yapsın, içeride para harcasın dediğin zaman zaten turizm oluyor. Biz turizmi öğreneli, 4 bin sene oldu.”
YEREL BASININ DİNAMİKLERİ FARKLIDIR
Anladım. Örneğin bugünlerde basın camiasından bazı arkadaşlar kalkıp da biz yerelde kendince bir şeyler yazıp çizmeye çalışanlara gazeteciliği öğretmeye kalkınca, mesela gazetecilik değil de başka bir şey yapmaya çalışan bende o arkadaşların bu yaklaşımı alerji yaratıyor, işin doğrusunu söyleyeyim. Senin, Datça dışından gelenlerin bazılarının öteden beri Datça'da yaşayanlarla “göz hizasında ilişki kurmaya çalışmıyorlar” eleştirilerin ile ne demek istediğini anladım.
“Öyle yazan bir arkadaşın yazdıklarında eksiklikler vardı. Kendisine de ilettim. Sağ olsun, düzeltme olarak yeni bir yazı da yayınladı. Yereldeki işleyişin kurallarını çokça yazamazsın gibi geliyor, bana. Yani, Türkiye çapında evrensel gazetecilik tamamdır ama yerelde öne çıkaracağın şeyler her zaman yerelin dokusundan, tarihinden belirlenir ya. Yani, atıyorum sana Almanya'nın Heidelberg Kasabasıyla İtalya'nın Positano'suyla, atıyorum sana Phuket ile Datça'nın yerel basını farklı dinamiklerle işlemeli. Onu artık tek tipleştirme, atacağı manşetten kullanacağı kelimeye kadar. Yani Datça'da bir kelimeyi manşete koydum diye sen 'Türkçe'de böyle bir kelime yok.' deme bana. Biz kullanıyoruz.”
Dediğin doğru. Biz kullanıyoruz. Şimdi bu kelimeyi yok mu edelim ya da “yok” mu kabul edelim?
“Eşim, Datça sözlüğü yazdı. O da şundan: Çocukluğumuzda duyduğumuz bir kelimeyi köylerde dolaşırken bir anda kulağımıza çalınıyor, sonra öğreniyorsun 3 ay sonra, o cümleyi kuran nine, dede ölmüş. Buharlaşıyor, o kelimeler. O yüzden, tekrar tekrar yapılması gerekir bu çalışmanın. Zor bela, pandemide gide gele Hızırşah'tan Reşadiye'ye biraz toparlandı ama diğer köylerde ne espriler, deyimler, beddualar, lakaplar, ninniler, maniler... daha neler var ya. Yani, hepsinden bir enteresanlık çıkıyor. Mesela şöyle bir örnek vereyim sana. Datça'nın meşhur türkülerinden 'Şu K(G)umyer'in Ovası/ Oyalı da çember boyası.'..”
DATÇALI'NIN “TOLERANS/ESNEME” SINIRI YÜKSEKTİR
Böyle bir türkünün olduğunu ilk Nazmi (Gültekin) hocadan duymuştum.
“On kıtadır, o türkü. AKP Belediye Meclis Üyesi bir büyüğümüz ile Almanya Turizm Fuarına gitmiştik; Emin Unat'ın kayınpederi. Nur içerisinde yatsın. Çok da sevdiğim, çok iyi bir insandı. Başka partide de olsa değişmeyeceğin, çok iyi olan bir insandı. Eşi de aynı şekilde, Allah uzun ömürler versin. Sohbet sohbeti açtı, yerel tarih falan derken, çok hoşuma gitti sohbet. Benim Datça tarihine merakım var. Fuarda birden fazla dilde insanlara bilgi veriyorum. İngilizce'den Almanca'ya geçiyorum. Oradan tutuyorum, Fransızca konuşmaya başlıyorum. Dedi 'Sen dünya vatandaşı olmuşsun.' 'Abi ben Datçalıyım.' dedim. Çok hoşuna gitti. 'Nasıl Datçalı?' dedi.' 'Benim anadilim Datçalıca. Türkçe, ikinci dilim.' dedim. Ona da çok güldü. Bu espriyi bizim Milaslı Tolga Çandar da ODTÜ'de yapmış. 'Ege aksanını ne güzel konuşuyorsun?' dediklerinde, 'O benim anadilim, Türkçe'yi sonradan öğrendim.' demiş.
Bu abimiz fuarda benim dilden dile geçtiğimi gördü falan, 'Ne güzel' dedi. 'Yerel tarihe çok meraklıyım, çok da hoşuma gitti, Ziya (Yusuf Ziya Özalp) abiden falan başlamak üzere.' dedim. 'Kumyer'in Türküsü var, ne güzel' dedim. 'Ne kadarını biliyorsun sen onun?' dedi. 'Şu kadarını' dedim. 'O türkü tam 10 kıta. Ben çocukluğumdan beri hepsini ezbere bilirim. Güzel de oynarım.' dedi. 'Abi, yazsana şunu bana' dedim. El yazısı belki duruyordur hala. Yazdı. Kumyer'in Ovası Türküsünde bir dize geçiyor. 'Ulan' dedim, 'Datça'nın hakketen özü bu.' Dize şu: 'Şu Kumyer'i iki yoldur/Biri sağ, biri soldur...' Sonraki cümleyi çok iyi hatırlıyorum. 'Gül memeler arası/ Kabe'ye giden yoldur.' Türkünün içerisinde böyle geçiyor. Hadi böyle bir türkü yap bakam şimdi.” (*)
O sanatçının sanat hayatını bitirirler.
“Orijinali bu. Yani, bunu bana yazan AKP'li bir belediye meclis üyesi. Yani, şimdi böyle olduğu için, Datçalı'nın, 'hoşgörü' güzel bir kelime değil ama 'tolerans/esneme' sınırı yüksektir. Sadece, sen buranın insanına saygı duyduğunu hissettir, buranın iyiliğini istediğini, buraya yağmaya, tokatçılığa, fırsatçılık yapmaya gelmediğini bir şekilde ispatla, mesela müteahhitlerden Datça'da, isim vermeyeyim ama en güvenilir olan müteahhit birkaç tane var da en güvenilir olanı, şimdiye kadar hiç kimseye kazık atmamakla bilinen abimiz Doğuludur. Kesinlikle 'namussuzluk' yapmayan birisi. Hani, derim ya 'Kimseye faydası olmayan yerlidense, insanların iyiliğini isteyen, Datça'nın iyiliğini isteyen sonradan Datçalı benim için daha muteberdir.' Böyle de bir şey var. Hani, diyorsun ya 'Ben Datçalıyım' falan diye. Bence de Datçalısın. Datça için çok şey yapıyorsun. Şu yaptığın bile Datça için bir şey yapma çabası; bir soruna parmak basman, bir şeye 'hayır' demen, 'şu da yapılabilir' diyerek yolu göstermen. Abi, yerlisi 'Kiracıyı çıkartsam da evi bu sene 50 bin TL'den kiraya versem nasıl olur?' diye düşünürken, sonradan gelen insan Datça için bir şey yapıyorsa, o sınırların suyunun bulanıklaşması söz konusu olur.”
(Devam edecek)
(*) https://grok.com/share/bGVnYWN5_10d4f659-c014-45c7-b70b-779063632a1f
Tarih: 03-04-2026