ÖYKÜ / ODUNA GEDİYOK (1)
-"Ende oolanınan barabar dağa gettiini baban duyarsa çot eder bak. Baa naf söylerise habarım yok derim. " -"Bii... Ana mahallık edip durma. Bi şey ettiimiz yok. Oduna gedip geleceyik. Gışın ocakda yakıp, annacında ısıcacık oturmayı biliyon emme."
ALİ GÖNENLİ / ÖYKÜ
-"Ende oolanınan barabar dağa gettiini baban duyarsa çot eder bak. Baa naf söylerise habarım yok derim. "
-"Bii... Ana mahallık edip durma. Bi şey ettiimiz yok. Oduna gedip geleceyik. Gışın ocakda yakıp, annacında ısıcacık oturmayı biliyon emme."
"Oturmaalımmı? Süs olsun deyi mi getiriyon odunnarı? "
"Seniynen uuraşamacam ana. Gediyoosam gediyom. Hasan Ali’yi bu gedende herkez seviyo. Kimsenin malında, namısında gözü yok. Hemi de Yusufca'nın en yakışıklısı. Kötü mü olu beni alsa? "
"O gadar metetme. Ya seni almazsa? Müsdemel gancık deyi kim alır seni? "
"Aazını hayıra aç ana. Hasan Ali'nin benden başgasına dönüp bakdıı yok."
"Görürük bakalım. Oynaşmaya mı, gaynaşmaya mı tamah edecek"
Dudu, yer sofrasındaki zeytinyağlı çökeleğin içinden dilimli siyah zeytinlerden birini ağzına attıktan sonra yerinden kalktı. Bakır kupanın içindeki son çayı içti.
"Tasalanma sen ana. Ben biliyom neyettiimi."
Kapıya doğru yürüdükten sonra tekrar anasına başını çevirdi.
"Yaamır eyi oldu. Topraa hamır gimi edik. İki gündür güneş çıkıyo ısıcak ısıcak. Çıntar çok olukdur çam pürçüklerinin altında. Aaşam çokca yerik."
Anası Melek, pes edercesine konuştu.
"Eyi eyi. Sen gendini oolanın gucaana atıp durma da, çıntar mıntar istemiyom ben."
Tahtadan yapılmış kapıyı açtıktan sonra dışarı çıktı. Üşütmese de, havalar serinlemişti. Damın içine girince, önce koyun ve oğlakları kenara çekti, ardından ortadaki direğe bağlı katırın yularını çözdü. Getirdiği bazlama parçasını uzatır uzatmaz, katır önce dudakları, ardından dişlerinin arasına alıp çiğnemeye başladı. Yularından çektiği katırı dışarı çıkardı. Yüksekçe bir kayaya yanaştırdı. Boyu yetmediği için, kayanın üzerine çıktıktan sonra sağ ayağını semerin karşı tarafına uzatarak katıra bindi. Hasan Ali'ye yaklaştığını hissettikçe vucüdunun ısındığını hissetti. Toprak yoldan dereye doğru saptığında çınar ağacının altında yavuklusu O'nu bekliyordu. Yanına varır varmaz iki kolunu O'na uzattı. Hasan Ali, güçlü kollarının arasına aldığı Dudu'yu çekip aldı katırın üzerinden. Öpücüğe boğulan Dudu, kendinden geçmiş halde Hasan Ali'ye sarıldı. O sırada, Dudu'nun anası Melek, köyün çeşmesinden kovaları doldurmuş, dönüşte komşusuna uğramıştı.
"Gardaşım needeceyik bu guduruk gancıkları bilmiyom."
Karşılıklı dertleşiyorlardı. Fatma da, aynı sıkıntılı ses tonuyla konuşuyordu.
"Beniki hıllımı gardaşım. Evde bi avıç hamır yuurmayan g.tü bozuk, boğasayık düve gimi pırttıkça daa oduna gediyo.Böön babasının Melese sali bazarına gedeceeni bildiinden O'da odunu mahana etti.
"Benikide getti. Zeten ikisi birbirinin yalancı şahidi. Barabar gettik deecekler babalarına."
Gülerek konuştu.
"Biz de az ceviz gırmadık. Emme bunlar ceviz baaçasını kökünden gurudur gız."
Melek kahkaha attı Fatma'nın konuşmasının ardından.
"Gorkuyom Fatma. Eyi kötü senin gızın kimiynen gonuşduunu biliyo ıısannar. Beniki gizli saklı gonuşuyo.Hasan Ali benim gızı gullanıp gullanıp almazsa neederik?"
"Öyle şey olu mu gardaşım? Düşgün olu anası babası. Köyde kimsenin yüzüne bakamaz olular."
"Namıs gettikden soona düşgün olsa noolur, gakgın olsa noolur gardaşım?"
O sırada Dudu ve Hasan Ali, Beypınarıyla Aksivri'nin arasındaki güneşi bol gören yamaca ulaşmışlardı. "Sen çıntar topla, ben odunnarı keserim. Az soona Veli'ynen Cennet de gelir."
Dudu'nun gözleri ışıl ışıl bakıyordu Hasan Ali'ye.
"Goca sepeti dolduracaam çıntarınan. Onnar gelince ünnede Cennet yanıma gelsin. Barabar toplarık çıntarı."
Kendine çekip öptü Dudu'yu. Ardından, elini şalvardan bile dışarı taşan kalçasını avuçlarcasına tokatladı.
"Hadi, gene beni gudurtmadan get."
Dudu, hayıttan örülmüş çingene sepetini koluna takıp uzaklaştı.Yüzü gülüyordu.
"Hasan Alii!.. Hasan Alii!.. Nerdesiniz ülen?"
Hasan Ali, arkadaşı Veli'nin sesini tanımıştı. Yanında yavuklusu Cennet'i de getireceğini bildiği için önce, fazla uzaklaşmayan Dudu'ya bağırdı.
"Duduu!.. Duduu!.. Cennetgil geldi. Bekle barabar gedersiniz. "
Veli'yle Cennet, Hasan Ali'nin sesini duymuştu. Dudu geri gelene kadar, Onlar da geldi. Dudu Cennet'e, Hasan Ali Veli'ye sarıldı. Beklemeden işlerini yapmaya başladılar. Öğleye doğru, iki sepet çıntarla gelen Dudu'yla Cennet, getirdikleri yiyecekleri yer sofrasına serip odun kesenleri çağırdı. Odun işi de bitmek üzereydi. Yemeğin ardından, iki çift birbirlerinden uzak iki büyük çam dibinin arka tarafına geçtiler. Kısa bir süre sonra, Dudu'nun aklına babası gelince suratı asıldı. Üstünü başını toplayıp ayağa kalktı. Korktuğu belli oluyordu.
"Gak Hasan Ali. Babam bazardan bizden evel gelise tulkudur beni. Çabık gedelim."
Olur anlamında başını salladı Hasan Ali. Arkadaşı Veli'yi uyarmak için bağırdı.
"Velii!.. Hadin galan. Gediyok."
Üstünü başını toplayan Cennet, ilk önce çıktı çamın arkasından. Katırları yükleyip eve varmaları, güneşin Sodra dağının üzerine inme zamanını buldu. Köye, önce Dudu'yla Cennet girdi. Onların odunları indirip, katırları bağlama süresini tahmin ederek bekleyen Veli ve Hasan Ali evlerine geçip yüklerini indirdi. Hem Cennet'in hem de Dudu'nun anası, kazana suyu doldurup altının ateşini yakmıştı. Ahırın bir köşesini muşamba ile bölüp çimme yeri olarak kullanıyorlardı. Köyün çoğu benzer yerlerde temizliklerini yapıyordu. Dudu yıkanmak için temiz elbiselerini aldığında, anası yaklaşıp endişe ve öfke karışımı sordu kızına.
"O işi ettiniz mi gız?"
"Yok ana ne işi? Deli miyim ben?" deyip uzaklaştı.
Aynı soruyu Cennet'e anası sorduğunda gülerek yanıt verdi.
"Ohoo... Ana sen etmedin mi eveli? Gendi aazınnan dedin. Ilbaradakı gayaların dili olsa da ettiklerimizi annatsa deyi."
"Tamam tamam. Ne bok yersen ye. G.tü bozuk herifin dölü."
Oldukça sıklaşan oduna gidip gelmelerden sonra kış bastırdı. Cennet ile Veli’nin sözlenmelerinin ardından nişan yüzükleri takıldı. Dudu, istemeye gelmeleri için sürekli Hasan Ali'yi sıkıştırıp duruyordu. Aldığı yanıt, her seferinde "askere gidip geliyim istedeceem" oluyordu.
Böğürtüyle evin bahçesine çıkan Dudu'nun arkasından anası gelip sordu.
"Neyoldu gız? "
Yalın ayak dışarı çıkan Dudu, çamura ve ıpıl ıpıl inen yağmuru umursamadan, harçsız örülmüş bahçedeki taş duvarın dibine çökmüş kusuyordu.
"Bi şey yok ana. Yatakdan gakar gakmaz gusasım geldi."
Tekrar böğürerek kusmaya başladı. Midesinden çıkacak bir şeyin kalmadığını anlayan anası, kızını kolundan tutup ayağa kaldırdı. Kocası erkenden Milas'a gitmişti. Ocağın karşısına ayaklarını uzatarak oturmasını işaret etti.
"Ah yavrım ah. Needeceyik hindi. Ellere kepeze olduumuza mı yanıyım, baban olacak ganı bozuun bize edecee takazaya mı yanıyım. Gaç yoo dedim işi ireli götürme deyi. Nerelere gediyim ben hindi. Gara topraklara goysalarıdın beni de bunnarı görmeseydim. Ah benim gara gaderim."
Başına elleriyle vurmaya başladı. Yazmasının düşmesinin ardından avuç avuç saçlarını yolmaya başladı.Çıkardığı feryadı duyan komşusu Fatma koşarak geldi. Ayaklarına bulaşan çamura aldırmadan içeri girdi.
"Gardaşım neyoldu? Zabah zabah neye çıığırıp durıyon? "
Ağıt yakarcasına konuşmaya başladı.
"Ah gardaşım ah. Ben çıırmayım da kimler çıırsın? Hu yaşı gara gelesice gebe galık. Gurban olduum Allah'ım canımı alsayıdın daa eyiyidin. Needecem ben galan? Hu gedendee ıısannarın yüzüne nası bakacayık? "
Melek kadın, komşusu Fatma'nın ağzını eliyle kapatıp susmasını işaret etti.
"Sus gız. Ele garşı irezil kepeze olacaan. Her işin bi hal yolunu buluruk. Endee çatılacak çeneyi dut acık."
Dudu, anası bağırdıkça ayaklarını geri çekip, küçüldükçe küçüldü. Başını ellerinin arasına almış ağlıyordu. Melek, Fatma'yla fısıldar şekilde bir süre konuşup evden ayrıldı. Evine uğramadan Hasan Ali'nin evine vardığında öfkesi ve üzüntüsü birbirine karışmış olsa da, sakinliğini korumaya çalışıyordu. Avucunun içiyle tahta kapıya hızlı hızlı vurdu. Kapıyı Hasan Ali açtı.
"Hayırdır Melek deeze zabah zabah? "
Hasan Ali'nin yüzüne bakmadan içeri girdi.
"Hayır deel oolum."
Divanın üzerine yığılmış göt döşeklerinden birini, Hasan Ali'nin anasının yanına attıktan sonra üzerine oturdu.
"Gardaşım zabaan hayır ossun."
"Hayırın garşı gelsin bizim gız. Bi gaç sokum ye de gonuş."
Bakır kupaya çayı doldurduktan sonra, ocakta ısıttığı bazlamayı da Fatma'nın önüne bıraktı. Bazlamanın ucundan küçük parça koparıp ağzına atana Fatma, çaydan yudumlayıp kupayı sofraya bıraktı. Ardından başını aşağı eğip bir süre düşündü. Sofraya oturmuş, sesini çıkarmadan onları dinlemeyi bekleyen Hasan Ali'nin kız kardeşi Birgül'ü farketti.
"Yavrım haydı bizim eve get. Elmalıın goca gözünde bi dene cezve durupduru. Onu alda gel.
" Bizde var cezve. Onuynan yaparık gayfayı deeze."
"Yok gızım. O cezveyinen eyi oluyo. Hadi gabda gel."
Kız çocuğu, konuşulacakları kendinden saklanmak istendiğini anlamıştı. Kapıdan çıktıktan sonra, evin arkasındaki pencereye yaklaştı. Kulağını dayayıp, tüm dikkatiyle dinlese de, konuşulanların hiç birini anlamadı. Babası öldüğünden bu yana, evde en yüksek sesle konuşma hakkının abisi Hasan Ali'de olduğunu kendisi ve anası kabul etmişti. Anladığı tek cümle, o yüksek sesin sahibi Hasan Ali'nindi.
"Heç öyle şey olu mu deeze. Ben Dudu'dan başgasına dönüp bakmam. Anamınan dayımgil Meles bazarına gedip bi şeyler alsın. Hemen Allaan emrinnen isdedirim. Çok şükür halımız vakdımız yerinde. Iraamatlık babamın bırakdıklarınnan gıyamata gadar aç da galmak açıkda da galmak."
Hasan Ali'nin kardeşi, başka cümleleri anlamayınca, çamurlara bata çıka cezveyi almak için yürümeye başladı. Geç kalacağını düşünerek koşmak isteyince ayağı kayıp düştü. Kalkıp yürümeye başladı. "Zaten beni uzaklaştırmak için gönderdiler. Yavaş gitsem de olur, " diye geçirdi kafasından. Eve döndüğünde, O'nun duymasını istemedikleri konu kapanmış, sohbet bu senenin zeytinlerinin bolluğuna dönmüştü.
"Savol gözel gızım. Geti endee cezveyinen gözel bi gayfa bişirsin anan. Köz üsdünde de pek gözel olur. "
Hasan Ali, ocağın annacına oturmuş, düşüncelere dalmıştı. Demek ki Dudu'suna ve hayalini kurduğu düzenine kavuşacaktı. Üstelik Dudu, bebeklerini taşıyordu karnında. Ocağa dönük yüzündeki gülümsemeyi anası gördükten sonra misafirine, dürterek bakmasını işaret etti. İki kadınında yüzü güldü. Hasan Ali'nin kardeşi Birgül, olanlardan hiçbir şey anlamamıştı. Anasının sesiyle dalgınlığı kayboldu.
"Birgüül.Gızım haydı hura çök de bi gaç sokum ye. Teleşeden bi şey getmedi gursaana. Haydı haydı yumul."
"Yeesim yok ana. Neyoldu? Heç bi şey söylemiyo kimse baa.
"Bii.Neyolacak saçları gözel, ay parçam. Abini evereceyik. Dudu abılan yengen olacak. "
Birgül, lokmayı çiğnemeyi bırakmış, ağzı, içindekiler görünecek kadar açık şekilde sevinçle sordu.
"Esseh mi? Ben çok seviyom Dudu abılamı."
"Bizde seviyok guzum. Irabbım hayırlısı neyise onu yazsın."
Hasan Ali konuşulanları duysa da, kafasında başka düşünceleri vardı. Evdekilerin meraklı bakışlarına aldırmadan kalktı. Ceketini giyip, kapıdan çıkmadan önce sordu.
"Fatma deeze Dudu'gilde babası varmıyıdın? "
"Ben ordayıkan yoodun. Melese gedik. Dudu'yunan anası varıdın."
"Ana.Onnara gediyom ben. Needeceyik bi gonuşuyum."
"Olu yavrım. Çekişecek olusa sen sesten me olu mu? Hepiceezini hallonuna goruk."
"Ne çekişmesi ana. Acık gonuşacaam."
Tahtadan yapılmış, gıcırdayan kapıyı açıp dışarı çıktı. Yusufça'nın çamurlu yolları umurunda değildi. Dudu'suyla bir an önce konuşmak, asla onsuz yaşamayacağını söylemek istiyordu. Bedeninde taşıdığı bebek, yaşamlarına mutluluk katacaktı. Taştan örülmüş bahçe duvarının girişindeki kapı niyetine bırakılan boşluktan içeri girdi. Dar sokaktan eve kadar döşenmiş kayrak taşlarına basarak evin kapısının önüne geldi. Ne konuşacağını bilmiyordu. Elini yumruk yapıp, orta parmağı ile işaret parmağını kapalı şekilde ileri çıkacak şekle getirdi. Bu iki parmağı ile kapıya sert sert vurdu. Kapıyı Dudu'nun anası açtı. Cemkirerek be kaşları çatık şekilde sordu Hasan Ali'ye.
"Utanmıyon mu bura gelmeye?"
Yanıt vermeden içeri girdi. Usulca Dudu'nun yanına oturdu.
"Doktura götürüyüm. Hadi gak."
Yeniden ağlamaya başladı Dudu.
"Doktur moktur istemiyom. Ölmek istiyom. Hu gedende ıısannarın yüzüne nası bakacaam bundan soona?"
"Anamınan gonuştum. Bi gaç gün soona isdemeye gelecekler. Çok şükür Allaama halımız vakdımız eyi. Kimseye möhdeç deelik. Yediysek bi bok ceremesini çekerik."
Yüzünün şekli değişti Dudu'nun.
"Eseh mi? İsdemeye geliler mi?"
"Yaav Allaanı seversen gaç yoo deecem. Alacaam seni. Başgasında gözüm yok."
Aynı anda Hasan Ali'nin anasıyla misafiri sohbete devam ediyordu. Birgül karnını doyurmuş, arkadaşıyla oynamak için kapıdan çıkmak üzereyken anasının cümlesi kulağına geldi.
"Dudu'dan eyi gelin mi olur. Gebeyise gebe. Handan almayık ya. Oolum dan gebe galık."
Akşama doğru Milas'tan dönenler önce evlerine uğrarlar, varsa alışverişilerini bırakırlardı. Ardından, karınlarını doyurduktan sonra erkeklerden çoğu Yusufça'da varolan tek kahvede toplanırlardı. Dudu'nun babası Müslüm'de aynısını yaptı. Eve sarhoş gelmişti. Milas'tan aldığı malzemeleri eve bıraktıktan sonra yemeğini yedi. Evdekilerle pek konuşmadı. Ardından kahveye gitmek için evden çıktı. Ayaklarını dikkatlice basmaya çalışsa da, ayakkabılarının çamur olmasını engelleyemedi. Hava kararmak üzereydi. Evine doğru giden Birgül'ü gördü.
"Gızım bu seette ne yapıyon dışarıda? Sovudu havalar. Hastolusun bak."
"Eve gidiyom zeten," deyip bir kaç adım attı.
Sonra geriye dönüp, çocuktan al haberi dediklerini haklı çıkarırcasına konuştu.
"Müslüm amca Dudu abıla yengem olacaamış. Ben çok seviyom O'nu. Hemi de gebeyimiş."
Anlamını bilmediği son kelimeyi söyledikten sonra, Müslüm gözlerini belerterek Birgül'ün üzerine yürüdü.
"Ne diyon ülen sen? Kim gebeyimiş?"
Tarih: 28-03-2026