TRAKYA GEZİ NOTLARI (2)
Türkiye solunu bir “aydın hareketi” olmaktan çıkartıp toplumsal bir hareket olma doğrultusunda evrilten 68 Kuşağı ve bu kuşağın içerisinden çıkıp bizim Devrimci Yolcu kimliğimizin oluşmasında büyük emeği olanlar bugün sağ ya da değil, benimle aynı, benzer ya da apayrı düşünüyor olabilirler, bu çok önemli değil; eğer karşı devrim saflarına geçmemişler ise benim abilerim ve ablalarımdır, hepsinin önünde saygıyla eğiliyorum, nokta.
(İkinci Bölüm)
MEHMET ERDAL
İbrahim (Şengül) hocanın cenazesinin Havsa'nın Necatiye köyünde öğle namazı sonrası toprağa verileceği bilgisi iletildiğinden, yolda geçecek zamanı hesaplayıp Karaincirli'den yola çıktık.
Karaincirli köy meydanındaki Atatürk büstünün altında köyün kuruluşu 1877 olarak yazıyordu. Salim, Karaincirli köyünün “93 Harbi” olarak da bilinen 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Balkanlar'dan göçüp gelen Selanikli muhacirler tarafından kurulmuş olduğunu söylüyor. (Bu savaşta Rus ordusu Yeşilköy'e kadar gelmiş ve Osmanlı İmparatorluğu barış istemek zorunda kalmış, bunun sonucu Ayastefanos Antlaşması imzalanmıştı.)
Yolda giderken içerisinden geçtiğimiz ya da yol boyunca yola uzaklıklarını belirten sağlı sollu levhalarda adlarını okuduğumuz köylerde yaşayanlar da Gacallar, Pomaklar... mış.
Enez'e gelirken, Keşan çıkışından itibaren Enez yolunun genişletilme çalışmalarına tanık olmuştuk. Marmaris-Datça yolunun genişletilmesinin Datça'nın bugünkü noktaya gelişindeki etkilerini birebir gözlemlediğimden, “Bu yolun Enez'e kadar genişletilmesi tamamlandıktan sonra Enez artık şu an gördüğümüz Enez olmaz. Enez de yağmaya açılır.” diyorum. Salim, yolun Erikli'ye de giden Şabanmera yol ayrımına kadar genişletileceğini söylüyor. Yolun, o noktadan sonra da Enez'e kadar genişletilmeyeceğinin bir garantisi var mı? Yok.
Kılıçköy civarında, yol kıyısında yan yana kurulmuş tezgahlarında tarlalarında ürettikleri ürünleri satan köylüleri görünce Salim, “Şuraya yaklaş” diyor. Yaklaşıyoruz. Araçtan inince satış yapan orta yaşlı köylü bir kadına yöneliyor. “Hayırlı işler” diyor. Kadın bakınıyor. “Beni tanımadın sen. İzmir'e gidecek bamya turşun var mı?” diye soruyor, gülerek. Satıcı kadın, Salim'i anımsadığını belirten tepkiler veriyor. Salim, bamya turşusunu methediyor ve onun önerisi üzerine biz de 2 kavanoz bamya turşusu alıyoruz. Araca yeniden bindiğimizde, aldığı turşuları Kırklareli'deki arkadaşlara hediye götürdüğünü söylüyor.
Keşan'dan geçerken Keşan ile ilgili bilgiler veriyor. Cenaze törenine yetişeceğimizden Keşan'ın içerisine girip sözünü ettiği yerleri gezip görmemiz mümkün değil. Yola devam ediyoruz.
UZUNKÖPRÜ
Uzunköprü'ye yaklaşınca, Salim ilçe merkezine girmemizi söylüyor. “Uzunköprü üzerinden geçelim. Buraya kadar geldiniz, onu görmeden olmaz.” diyor. İlçe merkezine yöneliyoruz. “Şuradan, şuradan...” diyerek, bizi kısmen boş bir alana getiriyor. Araçtan iniyoruz, sağa sola bakınıyor. 2-2,5 m yükseklikteki teneke paravanlara yöneliyor. “Başlangıç yeri burasıydı. Tadilat yapıyorlar anlaşılan.” diyor. Paravanlara yaklaşıyoruz. Bir boşluktan göz ucuyla paravanın arkasına bakıyoruz; bulunduğumuz yerden ileriye doğru uzayıp giden Uzunköprü'yü ve biraz uzakta kah ayakta duran, kah çalışan işçileri görüyoruz. Köprünün tadilata girmiş olmasının bir talihsizlik olduğu üzerine konuşurken, Sevda “Buraya gelin. Buradan daha rahat görülüyor.” diye seslendi. Onun bulunduğu yere yöneldik. Omuzunda kazması, küreği ile köprünün ortalarına doğru yürüyen işçilerden birisi “Fotoğraf çekmek yasak.” dedi. Salim, patladı: “Yasak, en gıcık olduğum kelime. Ne yasağı?” dedi. Yüksek ses tonuyla yapılan bu konuşmaları duymuş olmalı ki ileriden birisi, bize doğru geldi. “Tadilatta iken fotoğraf çekildiğinde bizi sorumlu tutuyorlar.” dedi. Şu anki merkezi yönetim tarafından tarihi binalarda yapılan tadilatların “çok kötü ve uyduruk” olduğuna ilişkin basında çıkan bazı haberler nedeniyle olsa gerek, tadilat sonuna kadar basına hiçbir bilginin sızmaması için böyle bir tedbir alındığı anlaşılıyor. Tartışmanın büyümesini istemediğimizden, alttan aldık. Aracın bulunduğu yere yöneldik.
Paravanın üzerine yapıştırılmış afişlerin üzerindeki bilgilerden öğrendiğimize göre, ilçeye de adını veren Uzunköprü Mimar Muslihiddin tarafından 1426-1443 tarihleri arasında padişah 2. Murat zamanında Ergene Nehri üzerine yapılmış. 1266 m uzunluğunda ve 171 gözlü olan köprü, dünyanın en uzun taş köprüleri arasında sayılıyormuş.
Uzunköprü'yü görme ve üzerinden geçme hevesimiz kursağımızda kalınca, yola devam ediyoruz. Tarihi Uzunköprü'nün kuzey taraflarında ve biraz uzağında bulunan yeni köprünün üzerinden geçerken Sevda, Ergene Nehrinin suyunun çok azalmış olması sonucu ortaya çıkan sağlı sollu çeltik tarlalarından köprünün sağ tarafındaki birisinde leylekleri gördü, “Aaa leylekler” dedi. Salim, “Bizim köyde de vardı.” dedi. Meğer Sevda, Karaincirli'deki leylekleri hiç fark etmemiş. Fotoğraflarını çekmek istedi. Aracı yavaşlattım. “Bir insan leylekleri ne yaparken görürse o yıl hep onu yaparmış. Ben gezerken gördüğüme göre bu yıl hep gezeceğim.” dedi. Gezmekten çok hoşlanmadığını bildiğim için, “Tamam, buradan dönünce başka bir yöne gideriz.” dedim.
NECATİYE KÖYÜ
Havsa'ya varınca Necatiye yoluna döndük. Köye yaklaştığımızda, yoldan görülebilen mezarlıktaki kalabalık dikkatimizi çekti. “Hani öğle namazından sonra kaldırılacaktı cenaze?” dedik, ikirciklendik. Salim, bu bölgeyi bildiğinden mezarlığa dönmeyip, köye yöneldik. Yolun sağ yanında, açık bir alanda, ağaçların altında, masaların çevresinde üçerli dörderli oturanları gördük. Yanaşıp, durduk. Salim, durduğumuz yere aynı anda yanaşan araçlardan inenleri tanıdı. “Buradalar. Edirne de gelmiş.” dedi. Birkaç masayı yan yana getirip, oturduk. Kırklareli ve Edirne'den bazı Sol Partililer ile 1980 öncesinden bazı yol arkadaşları cenaze töreni için gelmişler. Gelenlerden birisi, 1980 öncesi Ege Üniversitesi GHİYO'da (Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu) okuyan yol arkadaşımız gazeteci Nazif Suat Tunca idi. Suat, Enez'e geleceğimizi öğrenince bizi Kırklareli'ne davet etmişti. Akşam cenaze törenine katılmaya karar verince de Salim arayıp görüşmüştü.
Gelenlerden bir arkadaş “Cenaze, biz gelmeden defnedilmiş” dedi. Bu köyde, cenazenin namazdan sonra kaldırılması gibi bir gelenek yokmuş. Şaşırdım. Biz, kardeşim Musa'nın (namı diğer Settar'ın) cenazesini kendi köyümüz Ayaklıkırı'da camiye sokmadan defnetmek için öğle ve ikindi namazları arasında köye girmiş ve evden doğruca mezarlığa götürmüştük.
Biraz oturduktan, konuştuktan ve “bugünün anısına fotoğraf çektirelim” önerim üzerine topluca fotoğraf çektirdikten sonra, mezarlığa gittik.
İbrahim Şengül hocanın, sonra da 1980 öncesi Devrimci Yol Hareketi'nin Trakya örgütlenmesinde çok önemli bir yeri olan ve 03.01.2008 tarihinde toprağa verilen İbrahim Yavuz hocanın mezarları başında toplaştık; bazı arkadaşlar, hocalar ile ilgili duygularını dile getirdiler.
Mezarlıktan ayrıldık. Suat bizim, Salim Mustafa Taşkıran'ın aracında, Kırklareli'ne doğru yola çıktık.
Suat, Aziz Nesin'in önerisi çerçevesinde kurulan Onbinler A.Ş. adlı şirketin Doğu Perinçek ile ortak yayınlamaya başladığı Aydınlık Gazetesi'nin içerisinde ilk zamanlarında şimdiki TELE 1 yöneticisi Merdan Yanardağ ile birlikte yer almış, Doğu Perinçek'in ve ekibinin tavrını gördükten sonra da zaman geçirmeksizin gazeteden ayrılmış. Ardından, Merdan Yanardağ ve Aziz Nesin de ayrılmış. “Selman Rüşdi'nin Şeytan Ayetleri'nin Aydınlık Gazetesi'nde yayınlanmasında asıl sorumlu Aziz Nesin değil, Orhan Koloğlu idi” diyor.
NASUH MİTAP, ABİLERİMİZDENDİR!
Babaeski üzerinden Kırklareli'ne vardık. Doğruca, Nasuh Mitap'ın yattığı mezarlığa gittik.
Nasuh abi bugün yaşıyor olsaydı aynı, benzer ya da bazı abilerimizle olduğu gibi çok farklı şeyleri düşünüyor ve savunuyor olur muyduk bilemiyorum, doğruya doğru. 1980 yenilgisi ve sonrası sürecin çok uzun sürmesi, bu zaman diliminde ülkemizdeki ve dünyadaki koşulların çok yönlü büyük değişim geçirmesi nedeniyle herbirimiz bir yöne gittik; bugün geldiğimiz noktada, hala yaşamını devam ettirenler olarak her birimiz kendimizce doğru bulduğumuz ya da farklı nedenlerle yürümek zorunda olduğumuzu düşündüğümüz yollarda yürüyoruz.
Türkiye solunu bir “aydın hareketi” olmaktan çıkartıp toplumsal bir hareket olma doğrultusunda evrilten 68 Kuşağı ve bu kuşağın içerisinden çıkıp bizim Devrimci Yolcu kimliğimizin oluşmasında büyük emeği olanlar bugün sağ ya da değil, benimle aynı, benzer ya da apayrı düşünüyor olabilirler, bu çok önemli değil; eğer karşı devrim saflarına geçmemişler ise benim abilerim ve ablalarımdır, hepsinin önünde saygıyla eğiliyorum, nokta.
Bu düşüncemi yeri geldiğinde her yerde söyledim, söylemeye de devam edeceğim.
Nasuh abi ile 1980 öncesi birisi İzmir Halilrıfatpaşa, diğeri Ankara Tuzluçayır olmak üzere iki kez, 1991 yılı 1 Ağustos günü Özal'ın İnfaz Yasası ile cezaevinden çıktıktan sonra ise birisi İzmir Alsancak'ta İnsan Hakları Derneği'nde, diğeri ölümünden bir-iki yıl önce Datça'da ziyaretime geldiğinde görüşmüştüm. İlk ikisinde yol arkadaşıydık ve o benim peşinden gittiğim önderlerimdendi. Son ikisinde, ne ölçüde aynı ya da ayrı düşündüğümüzü öğrenme olanağımız olmadı.
Ölüm haberini alınca, Marmaris'te yaşamını devam ettiren yol arkadaşımız Yılmaz Uludağ ile bir otobüse atlayıp İstanbul'a, İzmir'den gelen arkadaşların otobüslerinde yer bulunca da Kırklareli'ne gelmiş ve cenaze törenine katılmıştım.
Nasuh abi sağ iken olduğu gibi aramızdan ayrıldıktan sonra da onun adının arkasına sığınarak kendi kişisel ya da politik konumlarını meşrulaştırmaya, onun söyleyip söylemediğini, söylemiş olsa bile hangi bağlamda söylediğini bilemediğimiz bazı sözleri yerli yersiz ikide bir paylaşarak toplumsal mücadele içerisinde yer alan bazı eski yol arkadaşları arasında ikilik çıkarmaya çalışanları asla onaylamıyorum. Bence, bir devrimci, hele hele bir Devrimci Yolcu yaşamını devam ettirdiği yerde ya da nasıl doğru görüyorsa öyle, toplumsal mücadele içerisinde bir biçimde yer alır; Defne'den Dikili'ye, Datça'dan Şavşat'a, Enez'den Hozat'a, Aydın'a, Buca'ya, Soma'ya ... bu tavrın pek çok örneğini görmek olasıdır.
Trakya'ya gelip Nasuh abiyi ziyaret etmemek bana göre, en azından benim için bir vefasızlık ve kendimi inkar olurdu. Bu nedenle, bu gezinin çerçevesini çizerken bu ziyareti programa almıştık.
Salim ile Mustafa gelmeden, Suat'ın yardımıyla Nasuh abinin mezarını bulduk. Salim ile Mustafa geldiler. Mustafa'nın, Nasuh abinin anma etkinliklerini örgütleyen Kırklareli'li arkadaşlardan birisi olduğunu, orada öğrendim.
Arkadaşların anlatımlarına göre, Nasuh abi sağlığında çevresine “Yerli esnaftan alış veriş yapın. Onların ayakta kalmasına yardımcı olmalıyız.” diyormuş. Cenaze törenine Kırklareli dışından gelip katılanlar fark etmemiş olabilirler, Kırklarelili bazı MHP'liler cenaze törenine katılmışlar. Kırklareli sokaklarında konuşulanlara göre, Mamak'ta bir ara aynı hücrede kaldığı hücre arkadaşlarından BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu, kendisini ziyaret etmek istediğini iletmiş, kabul etmemiş. (Muhsin Yazıcıoğlu'nun Nasuh Mitap'ı ziyaret etmek istediği bilgisi ne kadar doğrudur bilemem ama 29.03.2009 tarihli Hürriyet Com.tr'de yer alan bir habere göre, Nasuh abi 25.03.2009 tarihinde ölen ya da kaza süsü verilerek öldürülen Muhsin Yazıcıoğlu ile ilgili Vatan Gazetesi'nin sorduğu bir soruyu şöyle yanıtlıyor. Bknz: “'Can düşmanı' Yazıcıoğlu'nu anlattı”/Google)
Nasuh Mitap bu ülkenin solu, özellikle biz Devrimci Yolcular için her daim adı onurla anılacak önder bir devrimcidir.
Suat, aynı mezarlıkta yatan Fevzi Azırcı ile Faruk Ersan'ın mezarlarını da ziyaret etmemizi öneriyor. “Elbette” diyoruz.
Fevzi Azırcı, 22.12.1977 tarihinde Galatasaray Üniversitesi'ne İnşaat Mühendisliği diplomasını almaya gittiği gün kantinde faşistlerce öldürülüyor.
Faruk Ersan, 09.10.1978 günü Ankara Balgat'ta (“Balgat Katliamı” olarak tarihe geçen) 6 arkadaşıyla birlikte faşistler tarafından katledilen TİP üyesi bir sosyalist. Arkadaşların anlatımına göre, şu an cezaevinde tutsak olan TİP Hatay Milletvekili Can Atalay'ın babası Mustafa Atalay her yıl gelir ve Faruk'un mezarını ziyaret edermiş.
GHİYO'da okurken tanıştığı yol arkadaşı Selim Martin'in her daim kendisine abilik yaptığını söyleyen gazeteci Nazif Suat Tunca mezarlıkta dolaşırken, abisi Devrimci Yolcu Adnan Tunca'nın öğretmenlik yaptığı köyden PKK tarafından kaçırıldığını ve bir öğretmen arkadaşıyla birlikte kurşuna dizilerek öldürüldüğünü söyleyince şok oldum; hiç duymamıştım.
Adnan Tunca, 12 Eylül'den sonra Devrimci Yol davalarının birisinde yargılanmış, 10 ay cezaevinde yatmış. Tahliye olduktan sonra bir süre Edirne'de çaycılık yapmış. Uzun süre öğretmen olarak ataması yapılmamış. Herhangi bir ceza almadığından, konuyu ısrarlı takip etmeleri sonucu nihayetinde ataması yapılmış. Öğretmenlik yaptığı Batman'ın ÇEVRİMOVA köyünde evinde iken, birisi 3, diğeri 9 yaşında olan iki çocuğunun ve eşinin yanından PKK'lılarca alınarak kaçırılmış. Kaçırılanlar arasında bir şoför ve bir başka öğretmen de varmış. Köy çıkışı şoför geri gönderilmiş, abisi ve diğer öğretmen kurşuna dizilmiş. Adnan Tunca, şu an Edirne'de yatıyormuş.
İçimiz burkulmuş bir vaziyette mezarlıktan ayrılıp Suat'ın evine gittik.
(Devam edecek)
Tarih: 31-07-2025