-
EYLÜL NUR KÜÇÜK
Tarih: 17-12-2025 13:36:00
Güncelleme: 17-12-2025 13:36:00
Bu hafta Yerli Malı Haftası. Gelin bu yıl sadece nostalji yapmayalım. Yerli malını sadece "tüketmek" üzerinden değil, "üretmek" üzerinden konuşalım. Kendi tohumuna, kendi çiftçisine ve kendi toprağına sahip çıkmayan bir ülkenin, gelecekte sofrasına ne koyacağına başkaları karar verir. Yerli malı, okul sırasında yenen bir portakal değil, ülkenin tam bağımsızlık manifestosudur.
Hatırlar mısınız, eskiden aralık ayının 2. Haftasında okullarda yerli malı haftası yapardık. Herkes imkanı kadar evinden ne koptuysa, annesi ne yaptıysa getirir bunlar sınıfça paylaşılırken hem yerli malı haftasının önemi konuşulur hemde bu gıdalar afiyetle yenirdi, ben hatırlıyorum son yerli malı haftası yaptığımızda okulumuzun müdürü hepiniz yabancı sermaye kıyafet giyiyor yabancı marka ürün tüketiyorsunuz diyerek sitem etmişti o zamanlar bu sitemi yeteri kadar idrak edememiştim ancak şuan maalesef anlıyorum. Biz o yıllarda bu ürünleri afiyetle tüketirken arka planda ata tohumları yasaklanıyor 2006 yılında çıkan 5553 Sayılı Tohumculuk Kanunu ile çiftçinin ayağına sessizce bir pranga vuruluyormuş.
Peki neydi bu pranga?
Gelin o pranganın halkalarını tek tek sayalım. İlk halka 2006 yılında takıldı. Çıkarılan 5553 Sayılı Tohumculuk Kanunu ile dededen kalma, mis kokulu atalık tohumun ticari satışı suç sayıldı. Çiftçiye; 'Takas edebilirsin ama satamazsın' denilerek, Anadolu’nun binlerce yıllık genetik hafızası laboratuvar tohumlarına mahkûm edildi. Ortaya atılan gerekçe de şuydu; Bir tohumun satılabilmesi için 'tescil' edilmesi, yani patentlenmesi gerekiyordu. Bu tescil işlemleri ise binlerce liralık maliyet ve laboratuvar süreci demekti. Sorarım size; köyündeki Ayşe Teyze, yüzyıllardır sandığında sakladığı domates tohumunu satmak için şirket kurup laboratuvar testine mi sokacak? Tabii ki hayır. Böylece saha, tohumu genetiğiyle oynayıp patentleyen küresel şirketlere kaldı. Onların istediği 'tek tip' ürünler için, bizim binbir çeşit zenginliğimiz feda edildi.
Ama sorun sadece tohumla sınırlı kalmadı. Pranga gittikçe sıkılaştı. Takvimler Eylül 2023’ü gösterdiğinde 'Tarımsal Üretim Planlaması' adı altında üreticiye yeni bir set çekildi. Artık çiftçiye; "Benden izin almadan tarlanı ekemezsin. Eğer plan dışı ekersen 5 yıl boyunca destek vermem, üstüne ceza keserim" deniliyor. Çiftçiyi tarlasına, toprağına küstürerek hangi yerli üretimden bahsedebiliriz?
Ve bardağı taşıran son damla... Daha birkaç ay önce, Temmuz 2025’te yaşadık. Adana’da çiftçimiz kan ter içinde mısır hasadı yaparken, bir gece yarısı kararıyla gümrük vergileri yüzde 130’dan sıfıra indirildi. Kendi çiftçisi tarladayken kapıları yabancı ülkenin çiftçisine sonuna kadar açan, kendi üreticisiyle rekabet eden bir sistemde; yediğimizin adı yerli olsa ne olur, tadı ithal olduktan sonra?
Sonuç olarak; Yerli Malı Haftası, artık sınıflarda şiir okuma haftası olmaktan çıkmalı, bir "uyanış" haftası olmalıdır. Gerçek yerli malı; çiftçinin emeğinin karşılığını aldığı, tohumun özgürleştiği, ithalat gemilerinin değil üretim kooperatiflerinin desteklendiği bir Türkiye'dir.
Unutmayalım; mutfaktaki yangını söndürmenin tek yolu, tarladaki ateşi harlamaktır.
- Keçilerden Saraylara: Kahvenin Hikâyesi
- Karanlıkta Islık Çalmak ya da Diyojen Olmak
- "Geleceği Gören Türk: Cahit Arf"
- Kurtuluş Savaşının Kadın Kahramanları
- Zeytinin Susuzluğu
- Maden Yasasını Kabul Etmiyoruz!
- YALINAYAK YAŞAMAK
- Bir Liman Kadar Güvenli, Bir Deniz Kadar Engin: Babalar Günü
- Susturulan Marş: Köy Enstitüleri II
- Cehalete Karşı Açılan Sessiz Savaş: Köy Enstitüleri
- HAKİKAT
- Hakikat!