beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort bayan sefaköy escort beylikdüzü escort seks hikayesi sex hikayesi beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort bahçeşehir escort esenyurt escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort alanya escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort bayanlar beylikdüzü escort beylikdüzü escort kıbrıs escort kıbrıs escort

içerik yükleniyor...Yüklenme süresi bağlantı hızınıza bağlıdır!

Siyasette Her Yol Mübah Değildir

Masal bu ya, annesi, yavru sıçana, gününün nasıl geçtiğini sormuş.

“İki yaratık gördüm” demiş, yavru sıçan; “biri avaz avaz bağırıyordu, bağırtılardan ötürü çok korktum. Bu nedenle de kadifemsi tüyleri olan ve uslu görünen diğer hayvanla tanışamadan geri gelmek zorunda kaldım.”

“Birincisi horoz” demiş annesi; “ondan sana zarar gelmez”. Sonra da eklemiş; “gel gelelim, ikincisini biraz daha anlat da, sana kim olduğunu söyleyeyim”.

Yavru sıçan şöyle tarif etmiş:

“Çok şirindi. Kuyruğu uzun, sırtı benekli, davranışları uysaldı. Pek de yukarıdan bakmıyordu. Kulakları bizimkilerle aynı neredeyse. Aslında tam yanına gidecektim ama diğer kıyameti koparınca bırakıp kaçtım.”

“Yavrum” demiş, annesi; “o yumuşak dediğin hayvan bir kedi. Sahte görünüşüne aldanma. Öyle bir hınzır, öyle bir kindardır ki o soyumuzun düşmanı. Onun mutfağının baş yiyeceği, bizim soyumuz.”

“İlki çok gürültücüyken o çok sakindi ama” demiş yavru sıçan.

Anne sıçanın şu sözü hepimiz için kıssadan hissedir:

“Kimsenin dış görünüşüne aldanma.”

Yaşadığımız toplum da öyle değil midir; en genel hatlarıyla toplumda iki grup insan vardır. Birinci grubun sayıları azdır ama yalnızca gerçeği dile getirirler. Yalnızca gerçeği dile getirdikleri için muktedirler tarafından dışlanırlar.

İkinci grup, sessizdir. Kendilerine ne dikte edilmişse onu dile getirir; gerisine karışmaz, işlerine bakarlar. ‘Yolunda A.Ş’dir onlar ve tıpkı muktedirler gibi, gerçeği dile getiren birinci grup insandan hoşlanmazlar. Atalarımız, onlar için “suyun durgun akanından, insanın yere bakanından kork” diye bir söz bırakmışlar bize.

31 Mart 2024’ü hatırlıyorsunuzdur; o seçimde İstanbul’un 39 ilçesinden 26’sını CHP kazanmıştı. İlk operasyon, Esenyurt’a oldu ve Ahmet Özer’in yerine kayyım atandı. Sonra İmamoğlu’na operasyon yapıldı ve süreç o gün bugündür devam ediyor. Gelinen noktada İstanbul’da AKP’li belediye sayısı, CHP’li (YEP’li) belediye sayısını geçti. CHP’nin 26 olan belediye sayısı 18’e düşerken, AKP’ninki 19’a çıktı. İki belediye de kayyım tarafından yönetiliyor.

İlk hayal kırıklığı, Beykoz’da gerçekleşti. Başkan Alaattin Köseler, tutuklanıp görevden uzaklaştırılınca yerine seçilen Özlem Vural Gürzel, kısa süre sonra AKP’ye geçti. Siyasal geçmişi, Beylikdüzü’nde şekillenmişti; Beykozlu değildi ama oradan meclis üyesi olmuştu. Son olarak Tuzla Belediye Başkanı Ali Eren Bingöl ve diğerleri katıldı AKP saflarına.

Kayyımları bir tarafa bırakalım; geri kalanların bu kadar “kolay” saf değiştirmesinin nedeni, gördükleri baskı ile açıklanabilir mi?

Bu hızla İBB Meclisi’ndeki çoğunluğun da AKP lehine dönüşeceğini tahmin etmek, pek de zor olmasa gerek.

Neden acaba?

Neden belediye başkanları, politik olarak, yüzde yüz farklı bir dünya görüşüne sahip oldukları iktidar partisine geçiyorlar?

Seçildikleri partiyle mi dünya görüşleri uyuşmuyordu? Yeni geçtikleri partiyi bunca yıl sonra mı fark ettiler?

Değil tabi ki!

Asıl sorun, “amaca varmak için her yol mubahtır” anlayışının benimsenmiş olmasıdır. O anlayış, uzun yıllardır CHP’nin kronik ve de “iyileştirilemez hastalığına” dönüşmüştü.

Evrensel kuraldır; seçimle gelen seçimle gider. Bir insanın suçlu olup olmadığına karar verecek tek mercii, yargıdır. Bu nedenle iddialar ne kadar ağır olursa olsun, hakkında hüküm kesinleşmeyen herkes, masumdur. Buna da “masumiyet karinesi” denir.

Bu kural, belediye başkanları için olduğu kadar parti içi iktidar alanları için de geçerlidir. Butlan kararıyla yönetime gelen Kılıçdaroğlu CHP’si, 74 il başkanını gerekçesiz görevden almıştı. Kabul edilemezdi bu tutum. Bunun doğruluğunu savunanların gerekçeleri, daha önce çeşitli vesilelerle seçilmişlerin görevden alınıp, yerlerine atamaların yapılmış olmasıdır. Bu gerekçe, tıpkı kanıtlanmamış yolsuzluk ve rüşvet iddialarıyla gözaltına alınan CHP’li başkanları savunmak için daha önce adları yolsuzlukla anılan AKP’lileri örnek vermeye benzer. Bu yöntem, zayıf bir savunma yöntemidir; yolsuzluğun azı çoğu olmayacağı gibi, seçimle gelenin seçimle gitme kuralını ihlal etmenin de tutarlı bir gerekçesi olamaz.

Görevden alınan CHP il başkanları da, ne bir eksik, ne bir fazla, aynı tepkiyi göstererek, toplu biçimde Yeni Parti’ye geçme kararı almışlardı. Yeni Parti, emekti; emek ise en yüce değerdi zira! Demokrasiyi aşağıdan yukarıya inşa etmenin potansiyeli olan yeni bir zemin, yeni bir seçenek olarak görüldü halk tarafından.

Yeni Parti’nin, söz konusu “hastalık”tan azade bir biçimde verilen emeği önemseyen bir tutum takınması, iktidar sürecinin önünü açacak en belirleyici faktör olacaktır. Zira seçmenin tercihi, herhangi bir “Yeni Parti” değil, demokratik katılımcılığı benimsemiş, şeffaflığı öne çıkartan, hesap verebilirliği önemseyen, emeği vazgeçilmez kabul eden bir “Yeni Parti”dir.

Farklılık, zenginliktir. Siyasette farklılık, ufuk açar. Farklı noktalara dikkat çeken, dile getirilen görüşlere eleştirel yaklaşan, bilgi ve tecrübesiyle sürece katkı sunan, yanlış gördüğüne itiraz edendir “yeni” olan. Yukarıdan gelen her “talimatı”, olduğu gibi kabul eden kişiliklerse ne kadar genç olurlarsa olsunlar, eskidir.

“Araba devrilmeden yol göstermek”, bir erdemdir. Herhangi bir siyasi parti, biat eden kadrolarla iktidar olamaz. İktidarın yolu, özgürce düşünen, düşüncelerini özgürce ifade eden, eleştirme cesareti gösteren ve özeleştiri yapmayı ilkesel olarak kabul eden kadrolardan geçer. “Baştaki” gibi düşünmediği anlaşılan birini değiştirmek, kongre ve kurultayların görevidir. İşleyişteki aksaklıkları gidermek için önlem almak ayrı, emeğe vefasızlık ayrı; bunu bilelim.

 

Bu yazı 861 defa okunmuştur.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
FACEBOOK YORUM
Yorum